Zamanın ağırlığını taşıyan kalın ciltli, deri kapaklı eski bir kitabın sayfalarını araladığınızda burnunuza gelen o kendine has sararmış kağıt kokusu, ruhu aniden yüzlerce yıl öncesine götüren sihirli bir geçit gibidir. Eski klasiklerin, ilk baskı romanların ve özellikle 18. ile 19. yüzyılda yazılmış seyahatnamelerin satır aralarında dolaşmak, sadece okumak değil; bizzat o dönemin kâşifleriyle yan yana yürümektir.
Bugün asfalt yollarla kolayca ulaştığımız, bilet gişelerinden geçerek gezdiğimiz Demre ve Myra Antik Kenti, yüz elli yıl önce vahşi doğanın içinde gizlenmiş, unutulmuş bir efsaneydi. Peki, Batılı gezginler, arkeologlar ve yazarlar bu topraklara ilk kez ayak bastıklarında ne hissettiler? Klasik metinlerde ve o nadide seyahatnamelerde bu antik Likya şehri nasıl tasvir edildi? Gelin, tarihin tozlu sayfalarını aralayalım ve Myra'nın antik yollarını bu kez eski gezginlerin gözünden okuyalım.
İçindekiler
Charles Fellows ve Likya'nın Yeniden Keşfi (1838)
Likya dendiğinde akla gelen ilk büyük klasik eser, İngiliz araştırmacı Sir Charles Fellows'un 1838 yılında gerçekleştirdiği Anadolu gezisini anlattığı "A Journal Written During an Excursion in Asia Minor" (Küçük Asya'ya Bir Gezi Sırasında Yazılan Günlük) adlı seyahatnamesidir. İlk baskılarını koleksiyonerlerin büyük bir titizlikle sakladığı bu eserde Demre (Myra), adeta uykusundan uyanan bir dev gibi anlatılır.
Fellows, Myra ovasına (bugünkü Demre) ilk indiğinde sarp kayalıklara oyulmuş mezarları gördüğünde hissettiği o devasa şaşkınlığı sayfalarına şöyle yansıtır:
"Kayalıkların yüzeyi, adeta petek misali sayısız mezarla kaplıydı. Bu anıtlar birer mezardan çok, uçurumun yüzeyine sihirli bir el tarafından asılmış ahşap Likya evlerini andırıyordu. Karşımda duran şey sadece bir mezarlık değil, taşa oyulmuş koca bir mimari müzeydi."
Spratt ve Forbes'un Günlüklerinde Myra Tiyatrosu
Tarih kitaplarında iz sürmeyi sevenler için bir diğer başucu eseri, Thomas Abel Brimage Spratt ve Edward Forbes'un 1847 yılında yayımladıkları "Travels in Lycia, Milyas, and the Cibyratis" adlı nadir çalışmadır. Bu iki araştırmacı, Myra'nın antik tiyatrosunu çalılıklar ve toprak altından yarı yarıya çıkmış bir halde bulmuşlardır.
Kitabın sararmış yapraklarında tiyatronun akustiğine ve büyüklüğüne duyulan hayranlık geniş yer tutar. Yazarlar, tiyatronun taş blokları arasından fışkıran yabani zakkumların ve incir ağaçlarının oluşturduğu melankolik manzarayı edebiyatla harmanlayarak anlatırlar. O dönemde bu metinleri okuyan Avrupalı aristokratlar için Myra, gidilmesi cesaret isteyen mistik bir şark masalı gibiydi.
Klasik Metinlerde Taşlara Kazınan Hüzün
Seyahatnamelerin yanı sıra bölgeden geçen romancıların ve din tarihçilerinin metinlerinde de Demre, her zaman "Noel Baba'nın diyarı" ve "ölümün sanata dönüştüğü yer" olarak betimlenmiştir. Erken dönem Hristiyan metinlerinde Aziz Nikolaos'un yaşadığı yer olarak adı geçen Demre, antik yazmalarda her zaman bolluk, bereket (Andriake limanı sayesinde) ve maneviyatla eşdeğer tutulmuştur.
Eski metinlerde kaya mezarlarındaki rölyeflerin tasviri yapılırken, mezar sahiplerinin (bir baba, eş veya savaşçı) taşın üzerine nakşedilmiş yüz hatlarındaki hüzünden bahsedilir. Koleksiyonluk bir seyahatnamenin içinde bu satırları okurken, aradan geçen binlerce yıla rağmen insan duygularının hiç değişmediğini fark edersiniz.
Kitaplardan Gerçeğe: Bugüne Kalanlar
Nadir kitapları okumanın ve tarih bilincine sahip olmanın en güzel tarafı, o mekanları ziyaret ettiğinizde sıradan bir turistin gördüğünden çok daha fazlasını görebilmektir. Bugün Myra'yı gezerken, 1838 yılında Fellows'un durup o muazzam kaya mezarlarına baktığı ve günlüğüne notlar aldığı o kayanın üzerinde durduğunuzu bilmek, gezinize paha biçilemez bir derinlik katar.
Tarihi yerleri bir rehber eşliğinde gezmek güzeldir; ancak o yerleri yüzyıllar önce yazılmış, zamanın sararttığı bir seyahatnamenin rehberliğinde gezmek eşsiz bir ruhsal yolculuktur. Rooul.com olarak, antik yollardaki adımlarınızın her zaman kitapların anlattığı o derin hikayelerle dolu olmasını dileriz.